Kara kent

Önceki İçerikSen olmak…
Sonraki İçerikBal edebiyatı

1.“Şarabın üzümlerden geldiği gibi şeylerden yazı çıkarmak istiyorum” der Benjamin. Ve yazar. Yıl 1938, Berlin. Şehir tedirgin. Karanlık ancak kristallerle ışıldıyor. O da bir an için. Metropolis’in içinde anonim yüzlü askerler ve fahişeler dolanıyor. Nehir her an taşabilir. Gece her an kızarabilir. Zaman’ın sirenleri durmaksızın çalıyor. Altın çağın melaikeleri, birinci dünya savaşının vahşetiyle öldürülmüş. Pudra, çamur olmuş. Porselen-ten, kan. Şimdi, fırtınadan önce sessizlik. Kışın kararttığı şehirde geçmişi yokluyorum. Benjamin 1900’ün Berlin’ini anımsıyor, ben duvarın indirildiği günleri. Çocukluğumu duvarlarda, sokaklarda, resimlerde ararken, sabah akşam oluyor. Kara kent, kent kara. Tahta oyuncaklarıma dönüyorum.

Gelecek gelmezse?
2. Angelus Novus. Klee’nin meleği. Tarih meleği. Yüzü geçmişin felaketlerine dönük, ölüleri uyandırmak istiyor. Fırtına koptu kopacak. Fırtına, Gelecektir diyor Benjamin. Peki ya Gelecek gelmezse? Geçmişe o kadar gömükken gelir mi? Gelmez. Günüm, eski bir günle kaplanıyor. Yürüyoruz. Durmaksızın, yorulmaksızın yürüyoruz. Aşığız. O korkuyor. Doğasında var. Ben de hızlı yürüyorum. Bu da benim naturam. Gerçi, koşsam ne olur? Tarihe karşı koşsam, geçmişe, kaybettiğimiz o yeşil günlere karşı dursam ne yazar? Geçmiş bugünden daha parlak. Geçmiş, zihnimde yaz, bugün ise kış. Yokluğuyla daha da var. Meleğin yüzü pıhtılaşmış. Her köşede eski bir gün duruyor. Bu şehir benim için yeni olamıyor.
3. Yıkıntıdan şato yapmak. Hızla. Hışımla. Savaşı düşünün. İnsanlığın gördüğü en vahşi savaşı. Hastalığı. Kurşundan bile daha çok can alan İspanyol gribini. Ama mahşer hangi atlıyla gelirse gelsin bu şehir Anka gibi kara küllerinden doğuyor. Kara güllerinden. Gregor Samsa ölürken kız kardeşi serpiliyor. Kurt ölürken kelebek doğuyor. O yüzden bugün, bilmem kaçıncı böceğin ölümünü kutlarken mermerlerin üstünden kayıyoruz. Gece, Deli Renata’nın yerinde, terk edilmiş binaların gölgesinde melekler şakıyor. Kulaklarım acıyor. Dans ediyorum.

Hâlâ duvarlarla örülü
4. Bir zamanlar şehrin altına tüneller kazılmış. Şehrin üstü dikenli teller ve makineli tüfeklerle dilimlenmiş, altındaysa kaya gibi toprak. İşte o toprağı delmişler. Yeni hayat. İkinci doğum. Kaçış. Bir gün duvarlar inmiş. Ama hala duvarlarla örülü. Sınırsız kentte onlara çarpa çarpa geçiyorum. Enis Batur, Berlin kitabında geçmişi kambur gibi taşımaktan bahsediyor. Sırtım ağrıyor. Son bir temmuza veda. Sana. O zaman vardın, şimdi yoksun. Şehir, ağaçlarına bile yalan söyleyebiliyorsa, unutuyorsa, ben de yapabilirim. Tamam, silmem. Çünkü varlığınla da yokluğunla da beni ben yapıyorsun. Ama yeni gözlerle bakabilirim. Gözlerim, Orfeus’unki gibi hep geride. O yüzden karanlığa karışarak ebedi oluyorsun, edebiyat oluyorsun. Bakalım yeni gözlerim neler görecek.

Heykelde bile atkı var
5. Sergüzeşt. Önce bir parka gidiyoruz. Üşüyoruz. İn cin top oynuyor. Heykele bile üşümesin diye atkı takmışlar. Ama kışın parklar daha da güzel oluyor. Yapraksız ağaçlar bronz parçası gibi. Beyaza karşı siyah, sade, Gotik. Saadet sıcakla geliyor. Şanslıyız. Bana ismimi veren içkiyi seçiyorum. Yeşil maviye karışıyor. Şeker yanıyor ve birden geçmiş yok oluyor. Yağmurla karışık, keskin bir rüzgar karı getiriyor. Vız geliyor. Biz umursamadan yollara düşüyoruz. Sabahın ilk ışıklarında yeni yıldaki hayallerimizi sıralıyoruz. Bu oyunu oynamaktan sıkılmıyoruz. Yeni yılda buraya tekrar geleceğim. Barışık olacağım, kaybettiklerimle. Çünkü kaybetmediğimi anlayacağım. Berlin’e veda etmiyorum.

Kaynak: Milliyet

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here