Kahvenin Tarihi! En İyi Kahve Hangi Ülkede Yetişir?

Kahve kelimesi Arapça’dan geliyor ve orijinal formunda bir tür şarabın adı ayrıca koyu renkli anlamına da geliyor. O şarabın etimolojisi de “açlık hissetmemek” anlamında kullanılır- bu da kahvenin iştah bastırıcı özelliğine göndermedir. Kimi dilbilimci Kahve kelimesinin Etiyopya’daki Kaffa bölgesinden çıktığını iddia eder, kimisi de onu Arapçadaki Kavva ya da güç sözcüğüyle ilişkilendirir. Kahve kelimesine ilk olarak 15. Yy’da Yemen’deki Sufi metinlerinde ya da Etiyopya’da rast ediyoruz. Çıkış noktasının Yemen mi Etiyopya mı olduğu hala tartışma konusu.

Yemeni 2 tane kahve miti var: Birincisi şöyle gidiyor: Yemenli ya da Faslı Sufi mistik Abu al-Hasan al Shadhili Etiyopya’da gezinirken çalıdan yediği meyve sayesinde çok daha hızlı ve enerjik bir şekilde uçuştuğunu gözlemlemiş. Bunun üzerine kendisi de bu yemişlerin tadına bakmaya karar vermiş ve kendisinin de etkilendiğini fark etmiş. Bu çekirdekleri Arabistan yarımadasına götürmüş ve kahve kültürü oradan yayılmış.

İkinci mit ise yine Yemenli Sufi al Shadhili ile bağlantılı. Bu hikayeye göre Sufi’nin müridi olan şifacı Şeyh Ömer yaşadığı Moka şehrinin kralı tarafından sürgün edilince (neden sürgün edildiğine dair çeşitli rivayetler var). Sonuçta sürgünde açlıktan kırılırken kahve bitkisinin yemişlerini keşfeder (ya da kuşlar ona bir demetini getirirler)- sonuçta çekirdekleri yiyemez, o kadar acıdır ki belki pişirirse kekremsi tadından kurtulacağını düşünür, Bu sefer taş gibi katılaşınca suda kaynatmayı dener. Bu kahverengi çorbanın kokusu ona o kadar güzel gelir ki hemen içer. Kahvenin etkisi hemen kendini gösterir. Şeyh Ömer bu mucizevi bitkinin hünerlerini anlatmaya başlar- böylece kahvenin ünü Moka kentinde duyulur. Sürgün hükmü kaldırılır ve leziz keşfiyle evine döner. Şifacı Ömer kahvenin pek çok illete iyi geldiğini görür, çok geçmeden kahvenin mucizevi bir ilaç olduğuna inanılır. Ömer veli mertebesine çıkartılır ve sürgün edildiği Moka kentinde adına bir manastır kurulur.

Etiyopya’da Kaffa vilayetinde 850’li yıllarda geçtiği düşünülen hikaye 1671 yılında kağıda dökülmüş. Bu esatire göre bir gün Habeş manastırının orada Kaldi adlı bir keçi çobanı sürüsünü güderken küçük bir çalı bulmuş. Cart kırmızı renkli meyvelerini yiyip enerji patlaması yaşayınca çoban ceplerini yeni keşfettiği yemişlerle doldurup eve dönüp eşine anlatmış. Eşi Kaldi’ye yemişleri manastıra götürüp rahiplere sormasını tavsiye etmiş. Çoban avuçladığı yemişlerle manastıra gittiğinde rahipler tarafından çok sıcak karşılanmamış. Rahiplerden biri bu kırmızı şeylerin “şeytan işi” olduğunu söyleyip yemişleri ateşe atmış. Odada yayılan aroma hepsinin dikkatini çekmiş. Rahipler kahve çekirdeklerinin güzel kokusu muhafaza etmek için çekirdekleri ateşten alıp dövmüş sonra da kaynar suyla dolu bir ibriğe koymuşlar. Ortaya çıkan karışımın kokusu daha çok rahibin ilgisini çekmiş, ve merak edip içmişler. Sonuçtan o kadar memnun kalmışlar ki her gün içip dini ritüelleri esnasında daha ayık ve enerjik olmak için her gün içmeye karar vermişler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here